Dirimin Öldürülüşüne Ağıt

Kendimle birlikte ben de kaybetmiştim kentimi. Onu, tekrar bulduğumu sandığım yerlerde yarım kalan her amentüye âmin diyecektim, belki tamamlanır diye. Mırıldandığım âminlerimin ve kaybettiklerimin hatırına, dünya yeniden yaratılmalıydı ve dünya yeniden yaratıldı. Gökte şeffaf  tılsımlar var olacaktı, göremedim. Ol, dendiği an kuşatılan dünyada, gökyüzü vardı üstelik. Artık yok. Malum tümsekler oluşmuştu, engelleri aşarsak güçlü olacağımız söylendi. Tümseğe çıktım, yok oldum. Dünya yeniden yaratılmalıydı, ol dendi, öl denmeden öldüm.   

images

 

Reklamlar

Yıllar İçinde Yıllar

“Yıllar, yılların içindeydi diye başladı bir masal ve ardından yıllar, yılların kendi içinde  olduğundan bihaber garip gureba gibi kovaladı yılları. Hatta  saatler de saatleri… Keramet ilk sözdedir aslında, gerisi tekrar . Ve ben yollardan yolları kovalarken masaldan hatırımda kalan sahibini bulamamış bir tutam sözdür, gerisi yalan.” dedi masalı aktaran ve sonra devam etti:

“Henüz yetişemedim ne sana ne zamana.Ben yetişkin değilim,büyüyemedim.Sen, sarıl bana. Sarıldığın zaman üzerimi sanki şeffaf bir örtüyle örtüyorsun. Belki de ağaç gibi oluyorsun.Nefes almalıyım ama sana yetişmemiştim ya! Bunları bilme.Bilsen, uydurdum sanacaksın.Sonradan yazılmış işte kurgu, diyeceksin. Hem ne zaman inandılar ki çocuklara? Doğru ya, ne hissettiğimi söylerim ne istediğimi bilmem. Bir şey isteyemem aslında, istesem bile umursanmaz. Ama aldırma bana ve sakın durma,sen koş! Ben koşamam. Koşsam da yetişemem ve duygularımı asla paketleyemem. Paketleyip versem Şakacı Şirin olurum. Aslında Şirinler koşar Gargamel de. Ama iyi ama kötü.Yanındayken zaman dursun isterim ama ben duramam yerimde büyüyemedim.Sorularla baş başa bırakıp gitme beni.Ben taklit ettim büyükleri.Bilirim dedim ama bilmem.Hoş onlar da bilirim der, bilmez.Unutsam da unutmasam da tökezlerim ya! Yine de unut deme sen. Her anı aklımda tutmaya çalışırım bu yüzden şaşkınım. Kalbimin sesini bastırana kadar sana yetişirler. Ben düşerim, ağlarım. Sen şarkını paylaş ben dinlerim,kendime gelirim. Sen yürü, yürürsen izlerim.”

Bozkır

Sayısız bozkır tasvirinin  olduğu şu dünya halinde bin bir çeşit yalnızlığın olmasını tuhaf karşılayamıyorum. Hem hangi kutsal kitapta yazıyor yalnızlığın bir insana ait olduğu. Peki siz de hayal ettiniz mi bozkırları? Benim gibi sizin gibi sıradan insanların hayallerinden doğar aslında dünya hali. O yüzden arar dururum hayalleri.Mesela benim hayalim  Cengiz Aytmatov’un bozkırlarıyla yumak yumak oldu. Uçuştu belki sıcak toprak alelade bir rüzgarla. Ve o an aklıma düştü bir başkasının düşü. Aytmatov’un bozkırları…Aytmatov’un bozkırlarında mutlu insanlar vardı, bilir misiniz. Basit yaşamlarıyla mutlu olabilen. Yalnızlıklarıyla mutlu olabilen.Demek ki  her zaman hüzünlü değilmiş yalnızlık. Ama ben ne zaman mutsuz hissetsem kafamın içinde bir şeyler tutuşurdu. Kül hali, yalnızlık hali diyorum. Sıcağın ortasında kalmak önemli değildi ya, benim için. Kül halini almam kısa sürerdi çünkü.Tekrar mutlu olabilmem de.

20160808_131757

“Trenler Doğu’dan Batıya, Batı’dan Doğuya gider gelir. gider gelirdi.” Ve Aytmatov’un romanlarında yalnızlıklarıyla, küçük dünyalarıyla mutlu olabilen insanlar vardı. Trenler onlara kavuştursa ya bizi.

İz

Evet, su akıp gider,yenilenir ve az önce yıkandığımız ırmak aynı ırmak değildir artık. Peki ırmağın bizden götürdüğü başkasına ilham olmamış mıdır, hiç mi yakalayamamıştır bir insan diğer insanın izini? O iz hemen mi yok olur suda, onu yakalamadan? Ya ırmağın götürdüğü eksiltir mi bizi? Irmaktan geçen izlerden birini yakalayabilirsek asla.

En mutlu olan ırmağın kendisi mi? Kaç hüznü yakaladı da sonra yenilendi, kim bilir. Irmak olsam haykırırdım. “Bak işte burada senin aradığın iz burada, al belki merhem olur sana. Unutma, ben bilgin ya da kahin değilim.Bahtsız bir ırmağım. Gelirler geçerler benden.Arkalarına bakmazlar. En mutlusu dedin ya değilim. Münzeviyim. Tanımadığım sevinçler ve hüzünler ama en çok  hüzünler uğrar bana, bilirim ki anlayamam onları yaşamadan.Küserim yenilerim. Mutluyum yine de ama en mutlusu değil.”

Hakkımda

Merhaba, ben Dostoyevski’nin ötekisi. Yazma konusunda, O’nun kötü bir ikizi olabilirim ama bu durum, O’nu sevmeme engel değil. Ayrıca okuyorsanız yazdıklarımı, beni idare edebilirsiniz belki.

Edebiyat dışında sevdiğim şeyler var. Akdeniz’in en soluk köşesinde olamama rağmen Akdeniz’i seviyorum, turunç ağaçlarını seviyorum. Bir apartmanın dokuzuncu katında, pencereden dışarıyı seyrederken  turunç ağaçlarını görüyorum ve onlara tünemek güzel olurdu, diyorum içimden. Ağaçlara tünemek… Kendimce Calvino’yu anıyorum. Edebiyat dışında sevdiğim şeyler var, iddialı bir cümleymiş meğer. Dönüp dolaşıp  kendimi bir apartman dairesinde bulduğum gibi edebiyatı bulduğuma göre evet, iddialı. Basit olan ise tüm hayallere, isteklere yön veren ilk eylem. İlk eylem pencereden bakmak…“Pencerelerden bakmayı seviyorum, evet bu dünya ile aramdaki mesafedir.” diyen Kieslowski ise eski komşumuz olan Saadet Abla’yı aklıma getiriyor bir anda.Pencere önünde tüm gün… Sahi neden dünya ile arasına mesafe koyuyordu, bıkmış olduğu için artık çabalamak istemediğinden mi yoksa anlamlandırmak istediği,çözüm bulmak istediği sorunları olduğundan mı? Dertli olduğu kesin.Radyonun sesini son ses açışı, hüzünlü müzikleri…Tükenmiş.Yeni anlıyorum Saadet Abla seni. Ben, her şeyden bıkarsam radyo dalgaları gibi evrene yayılıyorum, sana da tavsiye ederim. Ufak tefek bir insanın dünyadan çıkış bileti…

Fazlasıyla andım, anımsadım hakkımda bir şeyler yazarken. Tabii ki aklımda olan ve bahsetmem gereken daha çok şey var, ama yeterli sanırım, bu kadar ipucu. Son olarak eklemem gerekir ki  ardıma baktığımda şu yaşıma kadar birkaç kitap okumuşum,birkaç film izlemişim,bir tutam insan tanımışım…Şimdiye kadar ki en büyük başarım ise duygusuz bir klozet kapağı olmamakmış.